O/Bu/Şu ve Ötekiler
Hakikat, gören gözlerin gördüğü mü yoksa bambaşka bir
hakikat mi barındırıyor boş kabuğumuz?
Çocukken herkesin farklı oyunlarda oynamayı sevdiği oyun
hamurlarıydık. Bir yere gidemezdik. Şekillendirilmeye muhtaçtık. Öyle var
olabilirdik. Ebeveynlerin görmek istediği yerde duruyorduk. Görevlerimiz ve
gidermemiz gereken duygusal ihtiyaçlar vardı ayrı ayrı. Biri, sadece içindeki o
büyük yalnızlığı seninle bastırıyordu belki. Diğeri, kontrol etme dürtüsünü
giderecek ve mutlak hakimiyetinin elinden asla alınmayacağının garantisi olan
küçük bir canlıya sahip olmak istemiş olabilirdi. Ya da belki öteki, kendisinden
bir tane daha dünyaya getirip gelecek nesillere kutsal bir armağan bırakacağını
düşünecek kadar kibirliydi. Beriki, sadece karşılıksız sevmek ve/veya sevilmek
istiyordu. Liste, bu gibi bahanelerle uzar gider. Büyürken biz farkında olmasak
da aslında onlar gibi olacağımızı umut ediyorlardı. Ya da daha gerçekçi bir
ihtimalle, onlar gibi olmamak için sonsuz bir mücadele döngüsüne kendi istek ve
yüksek farkındalığımızla hapsolacaktık. Sadece bunun gibi ufak detayları farkına
varmamız bile bütün hayatımızın asıl çabası; yani kim olduğumuz veya olmamız
gerektiğinin belirsiz birer anahtarı olarak cebimizde duracaktı. Her
uğraşımızın ve her mücadelemizin altında bu gizemli anahtar tüm soğukluğuyla
kendini hatırlatacaktı. Reddetsek bile orada öylece duruyordu. Tam gözümüzün
önünde… Sinirlerimizi bozacaktı belki. Hatta bazılarımız hiç farkına varmadan
hayatının sonuna kadar bilmeden kendini arayacaktı. En sonunda, şükürler olsun,
hepimiz büyüdük ve çocukken içinde sürüklendiğimiz oyunları onların ve
beklenenin aksine biz kuramadık. Belki de kurmak istemedik. Her yerinde
kırıklar bulunan, eski püskü oyuncaklar olarak kilere kaldırıldık. Özünü
bulamayan gölgeler… Aramayı bilmeden bulmayı umut eden etiketler… Bir nesilde
böyle tutundu yaşama.
Çarpık, kırılgan...
Yaşamaya tutundukça ve o yolda ilerledikçe – ya zevkle ya da kederle- çokça göz girdi hayatımıza. Girmese bile en az bir kere süzdü sizi şöyle baştan aşağı. Kafasına birkaç etiket işledi. Ve tebrikler! Siz artık o etiketler bütünüsünüz. Üzgünüm, kurtulma şansınız kalmadı. Belki başka bir hayatta veya evrende… Onlar için siz yargılardan oluşan “o” kişisiniz. Farklı bir tavır sergileseniz bile ne kadar çabalarsanız çabalayın hep aynı görüneceksiniz onların gözüne. Hep aynı şeyleri sevecek ve aynı şeylerden nefret edeceksiniz. Bir şeye es kaza iki defa aynı tepkiyi verdiyseniz hep o tepkiyi vereceğinizi düşünecekler. Halbuki, üstünden kısacık bir zaman geçse de değişebileceğiniz ve değişimin, kendisinin, uzun saatlere veya planlanmış aylara ihtiyacının olmadığını kimse düşünmeyecek. Dipnot: Düşünmek istemeyecek de olabilirler. Çünkü düşünmek zahmetli bir uğraş ve alışkın olmayan bünyeleri ziyadesiyle yorabilir. Kimse, durduk yere, yorulmak istemez. Efor sarf etmeden hızlıca sonuca ulaşma isteği galiba çağımızın vebası. Klişe ama doğru. Okumaya başladığım romanın ilk sayfasındaki şu cümleleri sizlerle paylaşmak istiyorum. “Müthiş yalnızım. Öyle yakın dost filan istemiyorum, istediğim kendimi anlatmak, ama anlatabileceğim kimse yok. Düşünmek kendi başına yetersizdir, düşünceleri sözcüklere dökmedikçe tam bir duruluk, açıklık, kesinlik kazanamazlar: Onları askerler ya da telgraf direkleri gibi sıraya dizmek, demiryolu hattı misali ufka uzatmak, bu arada yolun köprülerini, viyadüklerini kurmak; setlerini, virajlarını yapmak, önemli yerlere duraklarını koymak gerekir – düşünceler ancak o zaman açık hale gelir. Bu son derece eziyetli, mühendis titizliği gerektiren yol inşasına yanılmıyorsam mantık ve tutarlılık diyorlar ki zeki olmak isteyenler için böyle bir inşa mecburiyken, diğerleri için o kadar da gerekli değildir; öyleleri dilediklerince avarelik edebilir.” demiş Andreyev’in şeytanı. Tahminimce, böyle avarelerin, yok sayılması iyiliğimize olabilir ve sinirlerimize iyi gelebilir. Zamanla, sizinle ilgili tabular çoğaldıkça ve etiketler daha acımasız oldukça zihninizi dolduran ve gereksiz yer işgal eden o boş uğultular azalır. Yerini faydalı o tek sese bırakır. Kendi sesinize… Özellikle, zamanla, sizi daha iyi tanıdıklarını düşünme yanılgısına kapıldıklarında, yavaş yavaş “dürüstlük” adı altında patavatsızlıklar yapılmaya başlandığında sizin kafanızda da “o” etiketlerden birkaç tane oluşacaktır kaçınılmaz olarak. Bunun asıl sebebi; aslında kimsenin gerçekten birini tanıyamayacağı ve tanımasının mümkün olamayacağı gerçeğidir. Zamanla sizi daha iyi tanıdıklarını ve vereceğiniz her tepkiyi ön görebileceklerini düşündükleri bir yanılsama kuyruğuna girebilirler. Üzerinizde ne şekilde baskı kurabileceklerini çok iyi bildiklerini varsaydıklarından sahte bir özgüven patlaması bile yaşayabilirler. Sizlerin ise hala korkunç ve yersiz bir iyi niyetle aksini düşünmek için sebepleriniz olabilir. Ama kafanızı kaldırıp yanınızda sizi en çok tanıdığını düşündüğünüz ve sizi dikkatle inceleyen o bir çift göze şöyle bir bakın, lütfen. Gözlerinden sizin retinanıza ulaşan yansımanızdaki “siz” gerçekten siz misiniz? Şu an size bakıyor. Ama sizi görüyor mu? Sorun o gözlere! Ayna Ayna, söyle bana, var mı benden daha çok etiketlediği bu dünyada? Cevap, sizi biraz hayal kırıklığına uğratacak şimdiden sizlere söyleyeyim. Hazırlıklı olmalı, bu yazıyı okumaya devam eden gerçekçi, okurlarım ve bende patavatsızca “dürüst” olmalıyım.
İnsanların, bizi gerçekten tanıdığını düşünüp içimizdeki gerçek bizi görmesini umutsuzca arzuluyoruz. Daha o özü, kendimiz bile tanımıyorken insanların aklına ansızın gelen o bayat düşüncelerin “biz” olduğumuzu nereden çıkardık? Bu temelsiz fikir ne ara zihnimizde yer etti bilinmez. Benim de bir fikrim yok açıkçası. Ama gerçek “seni” muhtemelen hiç kimse tanıyamayacak. Ne annen ne de baban… Her gün gördüğün sevgilin veya iş arkadaşın da göremeyecek gerçek seni. “Ruh eşi, left the chat 👋🏼”
Kafede bir köşede oturup sohbet ettiğin kardeşin de
göremeyecek, senin bile bilmediğin kırık parçalarını. Farkına varmaya
başladıkça acı verebilir bazı gerçekler. Ama burada söylediğim hiçbir şey sizi
değersiz yapmaz. Gerçek ve saklı kalmış özünün değersiz olmasından veya tanımak
istememelerinden ötürü değildir görememeleri. Sebeplerden biri; dikkatle
bakmaya çabalasalar bile, önlerinde bir duvar kadar sağlam duran kocaman bir
boy aynasına çarpıyor olmalarıdır. Diğer can alıcı sebep ise; en değerli
madenlerin, yerin altından çıkarılmayı beklemesidir. Ama bu durum yerin
altındayken de değerli oldukları gerçeğini bizlere unutturmamalı. Bir de hazine
avcılarının yerin altından çıkarmasını beklememek gerektiğini de hatırlatmak
istiyorum. O zaman neden takılıyorsun aslında seni hiç tanımayan birinin
söylediği “o” cümleye. Veya seni çok iyi tanıdığını söyleyen kişinin yaptığı “şu”
harekete. Ya da yıllar geçmesine rağmen seni hala tanıyamayan “bu” kişiye. Gerçek
seni bilecek tek kişi sensin. Doğduğundan beri seninleydin. Öldükten sonra bile
kendinle olacaksın. Ömrümüzü kendimizi keşfetmeye adamalıyız. “Onun” veya
“bunun” keşfetmesini bekleyerek heba edilemeyecek kadar değerliyiz. Bu keşif
gezisi, muhtemelen, çok uzun sürecektir. Sıkıcı ve yorucu da olacaktır. Belki
de gerçek özünün, kum tanesi kadar küçük bir parçasını keşfedebileceksin sadece.
O da eğer şanslıysan… Bir Tanrı’ya inanıyorsan o görüyor bence gerçek “sen”i.
Bir de zamanla sen göreceksin kendini. Gerisi sadece bir gölge görecek sende.
Bir kabuk…
Aslında, nihayetinde, sen de karşındakinin bir gölgesini görüyorsun. Durmadan konuştuklarında, dertlerini anlattıklarında, sessizce oturduklarında, aynı sokakta yan yana ve omuz omuza yürüdüğünüzde, uzun bir kuyrukta seninle aynı sırayı paylaştığında veya yaptığınız günlük sohbetlerde…
Günün bambaşka saatlerinde durdunuz güneşin altında. Maalesef,
sadece, yere yansıyan farklı boylardaki gölgelerinizi gördüler. Gördükleri o
gölgeden ibaret olduğumuzu sandılar. Oysa, o saatte “biz” durmak istedik
güneşin altında. Görmelerini istediğimiz kadarını gösterdik ve yine istedikleri
kadarını gördüler. Günün sonunda, her şeye rağmen, yeni gölgeler aramayı bırakmamak
gerek. Seninle aynı saatte güneşin altında dikilen birilerinin, güneşe
bakmaktan gözlerini kısarak, sizi umutsuzca görmeye çalışmasının içinde var yine
de bir güzellik. Kabul etmek gerek. En nihayetinde, umarım kimse güneş kremini
sürmeyi unutmamıştır. Zira avare zihnimizde ciddiye almamız gereken en büyük
tehlike şu sıralarda bu zannımca.
-
ujournalist 🐈⬛


.jpeg)


Yorumlar
Yorum Gönder